Bu Blogda Ara

17 Aralık 2023 Pazar

Hamdun Kassar

       Hamdun Kassar'ın mürit ve halifelerinden Ebu Muhammed Abdullah bin Münazil her şeyi hoş görür,herkese hoş görü ile muamele ederdi amma melamiliğin sünneti Peygamberi ile varolduğuna inanır ve bunu sık sık tekrar ederdi. "- Yüce Tanrı ziyan ettirmeye yakalatmadan hiç kimse farzları ziyan etmez ve bidatlere de tutulmak üzere olmadan hiç kimse de sünnetleri ziyan etmek vebalini yüklenemez... Bir kimse,Peygamber aleyhisselamın sünnetini terk ederse,bil ki,o kişi farizayı da terk eder. Sünneti terk eden mübtedi ise tamu iti olur." derdi.
       Nişabur'da yaşayan ve orada faziletin örneği olarak ömür süren BİN MÜNAZİ'in bütün sözleri hikmetti ve halk onu dinlemekten sonsuz haz alırdı.
       "- Vakitlerin yekreği odur ki nefs,senin üzerine galip olmaya. Vaktlerin şomlusu odur ki nefsine mağlup olmasın."       "- Ben şol kişiye taacüb ederim ki hayadan söz söyleye, Tanrı'dan utanmaya."       "- Fakr, dünya ve ahiretten kesilip Tanrı'yı istemektir."       "- Kul kendine hizmetkar isterse, ipi elden verir kulluk hududundan çıkar."       "- Malum ola ki istiğfardan yekrek makam yoktur."       İbni Münazil 950 yılında Nişabur'da öldü. Vefat olayı şöyledir. Bir gün kendisini ziyaret eden bir dostu (Senin imanın dürüst ve akıbetin hayırdır) dedi.
       Bu sözü tevekkülle dinleyen Abdullah bin Münazil; (- İmdi bundan böyle bana dirlik gerekmez) diyerek düştü ve o anda ruhunu Allah'ına teslim etti.

       Kaynak: İslâmda Melâmiliğin Tarihi Gelişimi. Yusuf Ziya İnan. Bayram Âşık Yayınevi. İstanbul 1976. S: 48,49 

Hamdun Kassar (ks)


       Nişabur Sofileri arasında bulunan Kassar'ın ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmiyor. Ancak Nişabur'da doğduğu ve 884/885 yıllarında yine bu beldede öldüğü bilinmektedir. Hayatı boyunca nefsiyle mücadele eden ve insanlara hizmeti kendine şiar edinen Hamdun Kassar der ki:
   "-Nefsimi, Firavunun nefsine tafdil etmem, çünkü ikiside nefistir. Fakat gönlümü Firavunun gönlüne tafdil ederim." Bu sözlerle de Hamdun'un nefsine karşı tutumu açıklığa kavuşur. Çünkü AHZAB SURESİNDE geçen şu ayeti kerimeye, içtenlikle bağlıdır:
   "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik. Onlar yüklenmekten çekindiler. Endişeye düştüler. İnsan ise yüklendi. O, pek zalim, pek cahildir." AHZAB SURESİ ,ayeti kerime: 72, meali.
   Allah emanetini yüklenen kişinin nefsine zalim, masivaya cahil olması en tabii şeydir. Onun için Hamdun Kassar nefsine zalimdi ve masivaya cahil olmayı yeğ tutuyordu.
   Hamdun Kassar'ın tarikat silsilesi Hz. EBUBEKİR SIDDIK'a dayanmaktadır. Silsilesi şöyledir: HAZRETİ MUHAMMED-HAZRETİ EBUBEKİR SIDDIK-CÜBEYR İBNİ MUT'İM İBN NEVFALÜL KUREYŞİ-MUHAMMED İBN CÜBEYR'ÜN NEVFELİ-EBUBEKİR İBNİ MÜSLİM İBNİ ABDULLAHİZ ZEHERİ-EBU İYAZ İBNİ MANSUR İBNİL MUAMMER-ÜS SÜLEMİYYÜL'KÜFİ-EBU ALİ FUZEYL İBNİ İYAZ'İL KÜFİ-FETH İBNİ ALİYYÜL MAVSILİ-EBU'L HÜSEYN SALİM İBNİ HÜSEYN'İL BARUSİ-EBU SALİH HAMDUN İBNİ AHMET İBN AMMAR'ÜL KASSAR.
   Hamdun Kassar, Ebu Türabi Nahşebiye de müritlik yapmıştır. Ayrıca devrin büyük veli ve bilginlerinden Salim İbni Hüseyn'ül BARUSİ ile sıkı ilişkileri olmuş, ona müritlik ve öğrencilik yapmış ve BARUSİ kendisine hilafet ve icazet vermiştir. En çok değer verdiği hocası ve şeyhi NAHŞEBİ yolu ile silsilesi İBRAHİM ETHEM'e dayanmaktadır.
   "-Ne zaman yolda bir sarhoş görürsün, iki tarafa sallanır, sen de sallan. Ta ki nefsine kibir ve ucub gelmesin. Ve O'na küfretme, onu tenkit etme. Sen de O'nun o müptela olduğuna uğramayasın."
diyebilen yüce Hamdun etrafında fazileti telkin eder ve melametin sorumluluktan kaçınma olmadığını, bilakis tamamen sorumluluk olduğunu anlatır. Çevrasine şöyle nasihat ederdi: "-Bir hal ki sende var ve bunun halk arasında faş olmasını istemezsin, yayılmasından dolayı rahatsız olursun, başkalarının da sırları böyledir. Başkalarına ait kulağına gelen her hangi bir sırrı sen de sakla, hiç kimseye söyleme. Söylediğin takdirde elbet o da senin gibi incinir ve rahatsız olur." Ne zaman kişiye, halk'a vaaz ve nasihat etmek gerektiği sualine şu cevabı verdi:
   "-Tanrının farzlarından bir farzın yerine getirilmesi ilminde taayyün ettiği veya bir insanın, yüce Tanrının kendisini bidatten kurtaracağını umduğu halde, bidat içinde öleceğinden korktuğu vakit, caiz olur."
   Hamdun Kassar adaletin örneği idi. Bir arkadaşına ölümüne kadar yardım için koşmuş, başında durmuş, hizmet etmişti. Adam ölünce hemen başucunda yanan kandili söndürdü. Orada bulunanlar itiraz ederek: "Böyle ölüm anlarında kandil sömndürülür mü? Asıl şimdi yanması lazım. Onun için yağı arttırılır, söndürülmez" dediler. Hamdun Kassar, onlara şu cevabı verdi:
   "-O sağ olduğu sürece yağ onundu. Şu andan itibaren yağ varislerinin oldu."
   Nefislerine hiç önem vermeyen melametiler faziletin Allah'a ait olduğunu kabul eder ve iyişliklerini gizlemeye azami dikkati gösterirlerdi. Zira iyilik ve faziletleri anlaşılırsa itibar görecekleri, bunun ise nefislerine hoş geleceğini düşünürlerdi. 

   Kaynak: İslâmda Melâmiliğin Tarihi gelişimi. Yusuf Ziya İnan. Bayram Âşık Yayınevi. İstanbul 1976. S: 43,44,45,46

25 Temmuz 2010 Pazar

İSLÂM'DA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ. Dr. Baha ARIKAN

       Yusuf Ziya İnan'ın MELAMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ isimli tasavvufi eserini basan Bayramaşık Yayınevi büyük bir hizmette bulunmakla kalmamış, Türk kütüphanesindeki büyük bir boşluğu da doldurmuştur.
       Yusuf Ziya İnan,asrımızın dikkate değer düşünürlerinden birisidir.Batı felsefesi ile İslam tasavvufu arasında bir uyum sağlamaya çalışmakta,bir yandan da İslam tasavvufunu şekillendiren VAHDETİ VÜCUD ve VAHDETİ ŞUHUD arasında bir karşıtlık,bir zıtlık olmadığını iddia etmektedir.Asırlardan beri devam eden ve şiddetli ihtilaflara mevzu teşkil eden vahdeti vücut - vahdeti şuhud ayırımına karşı koyması ve bunların iki ayrı inanışı temsil etmediğini,aynı inanışın iki ayrı görünüşü olduğunu ileri sürmesi oldukça enteresandır.İnan,bundan başka batının İslam tasavvufunu anlamadığını öne sürmektedir ki,tasavvuftaki vahdeti vücudun Panteizm olmadığını söylemesi,onun yeni bir felsefe ve sistem aradığını ispatlar.Pek yakında yayınlanacak SOHBETLER isimli eserinde bu konuya geniş yer ayırmış olan üstad,elinizde bulunan bu kitabında MELAMİ'leri,Melamiliği ve Melamiliğin tarihçesini anlatmaktadır.Kendisi Melamilik üzerinde sözü dinlenen bir üstad mutasavvıftır.Bu bakımdan işlediği mevzuun mütehassısı ve en yetkili ağızlardan birisidir.Dikkatle okunmaya değer.
       Biz,eserinin muhtevası üzerinde durmaktan ziyade sayın İNAN'ın bu eserle ne vermek istediğini düşünmekte ve sizlere bunu aktarmaya çalışmaktayız. İnan,yirmi yıllık dostumdur.Yeşilay genel başkanlığında müşterek çalışmalarımız vardır. Çok faal bir kişi olarak tanıdığım İNAN'ın adı (yusuf) tur,Ziya ismini eserlerinde ve mesleğinde kullanır. İstanbul'da avukatlık yapmakta ve çeşitli dergi ve gazetelerde yazı yazmaktadır.Elinizde bulunan bu kitabı da kırk beşinci basılmış eseridir,halen bir o kadar kitabı da basılmaya hazır beklemektedir.Sadece bu rakamlar bile onun ne kadar çalışkan,metodlu ve velud olduğunu ispatlar kanaatindeyim. Çünkü Yusuf İnan,1930 doğunludur ve henüz 46 yaşındadır.
       İnan,mizaç ve yaradılış itibariyle,rinttir,şekilci ve kalıpçı değildir,hür düşünceye ve kişisel haklara son derece bağlıdır,bu bakımdan taassuptan hoşlanmaz.İlme ve akli netice ve prensiplere son derece itaatkar ve bağlıdır.Onun içindir ki,tasavvufa meyli olmuş ve her meselede olduğu gibi,tasavvufta da büyük bir ilerleme kaydetmiş, öne geçmiştir.
       Mutasavvıflar onu üstad kabul eder.Yazıhanesi genç tilmizleriyle doludur,evi ve çevresi yeni bir mektebin doğduğunu müjdeler sanki.Yorulmadan çalışan,anlatan,yazan bir insandır İnan.Onu böyle tanıdım ve yıllardır sohbetlerimizde gösterdiği dirayet ve anlayışı hiç değişmeden yine öyle tanımaya,onu öyle görmeye devam ediyorum.Bu dostluktan bahtiyarlık duyduğumu da söylemeliyim.
       İnan, melamiliği vahdeti vücud ve vahdeti şuhud birleşimi olarak görmektedir.Melamiliğin tarikat ayırımına son verdiği ve mezheb ayırımındaki düşmanlıkların melametle giderileceğine inanmaktadır.1971 yılında Türkiye Diyanet işlerine getirilmesi söz konusu olmuştu,Ankara'ya bir kaç sefer gidip geldi.O zamanlar yaptığımız görüşmelerde reformatör olarak ortaya çıkacağı,ancak bunun dinden taviz vermek anlamına gelmiyeceğini izah ederdi. Bir defasında: (kemalistler mezheb ayrımına son vermeliydi,bunda başarılı olmak bir zorunluluktur.Ancak bu tek mezhebi hak görüp diğerlerini batıl saymakla olmaz.Ben Diyanet Başkanı olursam,Diyanet işlerinde mezhebler müdürlüğü tesis etmek ve tüm mezhebleri bir araya getirmek isterim. O vakit SÜNNİ-Şİİ ayrıcalığını halletmek mümkün. Yoksa sen batılsın,benim mezhebime gel demekle Türkiye'de ve Dünya'da bu ayrıcalıkları kaldırmaya imkan yoktur) dediğini çok iyi hatırlarım. Şurada hemen belirteyim ki İnan,son derece dindar,beş vakit namazını kılan,orucunu tutan bir sünni müslümandır amma ehl-i beyt sevgisi onda kutsallaşmıştır.Peygamberin adını anınca veya ehl-i beyt'ten bahsederken ağlar. Bundan dolayıdır ki,onların isimlerini anmadan onlardan söz eder. Böylesine orijinal bir kişiliği ve inancı vardır İnan'ın.Melamiliği de sevmesi bu yüzdendir. Her zaman der ki: <<>>
       Melamilik öyle bir vahdet inancıdır ki,insanı kutsal yerine oturtur ve insanı arar. Yusuf Ziya İnan,okuyucusunu bu yüce idrake sevk etmek için melamilerin menakıbı üzerinde durmuş ve bize melametin müşahhas misallerini göstermek istemiştir. Eserlerinden dolayı İnan'ı tebrik ederim.

       İSLÂM'DA MELÂMİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ.

       Yusuf Ziya İNAN / 1976 

4 Şubat 2010 Perşembe

İBADET












       İbadet üç kısma ayrılmıştır.

       1: İbadet
       2: Ubudiyet
       3: Ubudet 

       İbadet: Avam işidir.Onlar ibadeti cehennem azabından korunmak ve cennete girebilmek için yaparlar. Bu düşünce ile yapılan ibadet sahiplerine avam denir. İsterse şeriat sahibi olsun,İsterse Kur'an'ın Arapçasını ezberinden okusun onlar yine avamdır.Çünkü onların maksatlarında cehennemden korku,cennete girme iştiyakı vardır,ibadeti de bunun için yaparlar. Onun için böyle maksatlı yapılana ibadet,sahiplerine de avam denir. Böyle ibadetler sakat ibadettir. Hani bir insan hastalıklı, marazlı olur, böyle biri sağlam bütün bir insan gibi olabilir mi? Muhakkak ki olamaz.
       İkincisi Ubudiyet dir. Bu İbadet sahipleri de ibadetlerini Allah rızası için yaparlar. Bu ibadet sahiplerine Ebrar denir. Ebrar kimdir ? Bunlar ehli tarik dediğimiz Tarikat ehlidir. Bunlara ibadeti ne için yapıyorsun dediğin zaman, cennet için demez, Allah rızası için yapıyorum der, ama Allah'ı kendinden ayrı bir yerde düşünür, yani Allah ayrı kendisi ayrı. İşte böyle yapılan ibadete Ubudiyeti sahiplerine de Ebrar denir. 
       Hatta bu hususta bir hadisi şerif vardır. ( Hasenatül ebrar seyyiatül mukarrebin ) "Ebrarların işledikleri sevap mukarrebler yanında günahtır." Peki Mukarrebler kimlerdir ? Mukarrebler Allah'a Zülkarneyn gibi iki cihetle yakın olanlardır ki, bunlar ibadetlerini Hak'tan alırlar Hak ile Hakk'a yaparlar. Abid, İbadet, Mabut, üçü bir olmak şartı ile yapılana Ubudet, sahiplerine de Mukarrabin deniliyor. Bunlar Allah'a iki cihetle yakın olmuşlardır. İbadeti Hak'tan alıp Hak ile Hakk'a yapan kişide bir murar bir istek olur mu? Burada Allah rızası için yapıyorum dediğin zaman bu da bir istektir.
       İbadeti Hak'tan alıp Hak ile Hakk'a yapacağız. Burada üç türlü vasıf birleşmiş olacak. İbadet eden, ibadet ve ibadet olunan Hak olacak. Böyle olunca bir istek kalırmı,elbette kalmaz.

       Malik Efendi'nin bir ilahisini okuyoruz. 

Yan ey aşık yan
Tevhide boyan
Bir Allah diyen
Buldu cennetan 

       Burada Malik Efendi Hazretleri bir defa Allah diyen iki cenneti buldu diyor. Bu cennetler sekiz olmak hasebiyle dördü amel mukabilinde, dördü de irfan mukabilindedir. Amel mukabilinde olanlar ibadetçilerin, irfan mukabilinde olanlar da aşıkların cenneti olmuş oluyor. Peki bu cennetlerde neler var? İnsan niçin bu cennetleri istiyor? Kuru kuru cenneti ne yapacak?
       Amel cennetinde yeme içme vardır. Türlü türlü meyva ağaçları ve çeşitli taamlar mevcuttur. Mısri Niyazi Efendi Hazretleri bir beyitinde şöyle buyuruyor.

       Eşcarda sazlar çalınır
       Dallarde meyve sallanıt
       Sen sunmadan ol bulunur
       Her emrine ferman kamu 

     Burasına taam cenneti, yeme içme cenneti derler. Orada meyve ağaçlarında meyveler sarkmış, bir kişinin bu meyvelerden yemek iştahı yalnızca gönülden geçsin, meyveler tabak içinde o kişiye hemen geliyor. Kişinin kuş kebabı canı isterse kuşlar kebab olmuş hemen önüne geliyor. Demekki amel cennetinin mükafatı yemek içmek olmuş oluyor.
       Fakat irfan cennetinde bu yok, o zaman Arifler aldandı.... Oranın lezzeti Cemali İlahi dir. Onlar Cemali İlahi ile lezzetleneceklerdir. Şayet kendilerine bir yemek içmek arzusu gelse amel cennetine inerler yemek ihtiyaçlarını giderirler.
       Ayeti kerimede buyuruluyor. ( Velimen hafe makame Rabbihi cennetan ) "Rabbın makamından korkanlara iki cennet verilecektir."Hem amel cennetinde hem irfan cennetinde yeri olacaktır."Yani iki cenneti buldu demek istiyor.
       Fakat biz nasıl bir defa Allah diyebiliriz? Eğer bu bir defa Allah demekse kolay. Allah demek dil ile Allah demek değildir, zevk iledir. Bütün bu kainatta devreden bir tek Allah olduğunu görmektir. Allah'tan başka bir varlık olmadığını zevk ile müşahade etmektir.
       Demek ki bütün aleme baktığımızda her zerreyi Allah'ın kapladığını gördüğümüz zaman Allah demiş sayılırız. Niyazi-i Mısri Efendi Hazretlerinin buyurduğu gibi:
       Her zerrede zatını ilan eylemiş
       İşte böyle zevk eden kişilere iki cennet verilecektir. Resulullah Efendimiz hadisi şeriflerinde ( Men kale Lailahe illallah dehalel cenne ) "Kim Lailahe illallah derse cennete girer." Ama bu lafz yani söz ile değil, Lailahe illallah diyen bir kimse Allah'tan gayri bir şey görmeyecek, gözünden Masiva kalkacak, masiva nedir? Masiva gayriyettir.
       Eşrefoğlu Hazretlerine sormuşlar Hak kandedir?
       "Yer ile gök Allah ile dolmuş nereye baksan ondan gayri yok" buyurmuşlardır. İşte ancak böyle zevk edenler lailahe illallah demişlerdir. Yoksa dil ile Allah demeyi herkes becerebilir. Zevk ile lailahe illallah demek ancak ariflere mahsustur. Ariflerden gayrisi bunu diyemez. İşte böyle Allah diyenler iki cennetide buldu. Böyle kimselerin hem amel cennetinde hem de irfan cennetinde yeri olacaktır.
       Biz bu alemde iki cenneti de arasak nasıl bulabiliriz?.Bir arifin hem irfaniyeti vardır, hem de ameli vardır. Amel nedir? Amel Allah'ın buyruklarını yerine getirmektir. Namaz, Oruç, Hac, Zekat ve Kelime-i Şahadet. Bunların tümü bir amelden ibarettir.
       Peki biz bu ameldeki cenneti nasıl bulabiliriz? Eğer bu amelleri Allah'la beraber işlersek bu amellerden bir zevk hasıl olacaktır ki bu zevke Cennet denir. Ameldeki cennet ise amelden zevk almaktır. Onun için arif olan kimselerin her iki cennette yeri vardır. Onlar irfaniyetten aldığı zevki amelde de alırlar,keza amelden aldığı zevki irfaniyette bulurlar.
       Nasıl ki irfaniyet cennetinde Cemali İlahi ile zevkiyap oluyorsan, amel cennetinde de ameli işlerken Allah'la beraber olduğunu müşahade edebilirsen bunun irfan cennetindeki zevkten hiç bir farkı kalmaz. Yeterki bir insan arifi billah olsun. Bu zevkle hemdem olan kişiler, bu alemde dahi, ahiret alemine gidip de ahiret aleminde ki cennette Rabbını müşahade etmeyi beklemez. Böyle kimseler daha bu alemde iken öbür alemdeki zevklerin her birini tatmış olacaklardır.
       Cenabı Allah ayeti kerimesinde buyuruyor. ( Men kane fi hazihi a'ma, fehüve fil ahireti a'ma ve edallu sebila ) "Burada ama olan ahirette dahi amadır." İşte bundan dolayı Resulullah Efendimiz buyurrmuşlardır. ( Eddünya mezre'atül ahire ) "Dünya ahiretin tarlasıdır." Yani kazanç yeri burasıdır. Burada bir şey kazanılmadı ise o kişilerin haline öbür alemde yazıklar olsun. Bu aleme biz bunun için gönderildik. Allah'ın bizleri bu aleme getirmesi,ahiretimizi,cennetimizi,Rabbımızı ve ne türlü varlıklar var ise tümünü burada görmemiz içindir. Onun için bu aleme bir itibarla da imtihan alemi denilmiştir. Bir aşığın bu hususta şu beyitleri vardır. 

       Bekayı mülkünden eyledim teşrif
       Bu dar-ı fenaya imtihan için
       Gece ve gündüz muradım budur
       Cemal-i Pakini anlamak için 

       Muradımız gece gündüz Allah'ın mukaddes, pak olan varlığını müşahade etmektir. Hangi varlık beka mülkünden geldi? Bekayı mülk Allah'ın varlığıdır. Biz bu aleme Allah'tan geldik.
       Allah, içinde olanları dışına verdi ki bütün bu alem zahir oldu. Bizde zahir olan bu isimleri, sıfatları anlamak için bu aleme Allah'ın butunundan geldik, yine onun butununa gideceğiz. Oraya boş elle gitmeyelim, Allah'ı burada anlayıp idrak etmeye çalışalım ki ona varmaya yüzümüz olsun. 

       Kaynak: Hasan Özlem Efendi. Arifler Gül Bahçesi.